Feed on
Yazılar
Yorumlar

denklem.jpg

Yeni Yazılar Bundan Sonra Burada….

Last Drop of Posts

Kış yaklaşırken üzerime üzerime yavaşça,

Ben kartoplarından korkmaya başlarım.

Ben o oyunu bilmem.

Karda eğlenirken siz,

Ben hep üşürüm, üşürüm, üşürüm…

i am not a brick in the wall.

i am a bottomless hole.

Banu

snowflakes.gif

* Zamandan Bağımsız Denklemin WordPress Altındaki Son Satırıdır*

 

tears2.jpg

pap-copy.jpg

pap2-copy.jpg

je suis allé juste au souffle

 

Déconnexion

 

 

Benim elim kolum bağlıyken çekik gözlerini bir kırpmanla denizden yapılmış o yırtıcı kuşlar gelir yaralarımı sararlardı uysallaşıp.

Getirdikleri kanatlar tüm durmaklarımızın döngüsünü yeniden başlatan itkiler olurlardı. Gülümserdim, hiç konuşmayıp. Yorulurdum sevinmekten.

***

Gün yılı boyardı, yıl ömrü… Zerre bütüne etkirdi.

***

Ama işte tüm bu olan bitenlerin iki kabus arasına sığabilecek kadardı ömürleri. Hep aynı saat gelince eşyalarını toplayıp ayrılırlardı ülkemden apar topar. “Mahpussun sen” diyerek vururdu gong içimen dışıma dışıma.

Kilidine uygun anahtar bulsa kapatıldığım mahpus, infilak edip şehrâyini başlatacak. Duvarlar aklımdan üzerlerine yazmayı geçirdiğim her cümleyi saklamışcasına kusacak.

Ben orada uçurumların nasıl çektiğini keşfedivereceğim belki.

Delilik bu. Âni ve izah edilemeyen bir ölüm“.

Sen yine yaban otlarının yetişemeyeceği upuzun boyunla ve tek yanağındaki gamzenle tanınacaksın. Ben yaban otları dolanmadıysa bacaklarıma, uçurumumuzun yakınlarında kanatlarıma sarılmış sekînet içinde uyuyor olacağım.

Tütüyor gözlerimde sisleşen, peçelerin ardına gizlenen, kıvrılarak tüten çok şey. Kabataş yine en güzel yeridir şehrin, diyorum. Harem’de sessizce vedalaşıp, dayandığım camda ağlamıştım, diyorum.

Hem sen şimdi kapağında adının yazdıkları rafta sana bakarken yine çok ciddisindir. Çiçekleri sevdiğimi bildiğin gibi, bunu da ne çok sevdiğimi bilirsin.

Ama işte bir uğultu fırtınası, bir karanlık sis kümesi… Sürükleniyorum.

Yapayalnız geldiğim gibi, kendi kendime sökülüyorum gergefinden.

İzah edemediğim bir ölümü canlı canlı, canım yanarak yaşıyorum.

 

BANU

 

Les Murmures

needtogo.jpg

 

Tolga mimledi bu kez. Ben de Ludmilla‘yı mimliyorm. İade-i Mim.

—-

Masama en yakın rafta Stendhal vardı. Buyur ettim, hiç konuşmadan Parma Manastırı’nı tutuşturdu elime. Mim kuralları gereği 187.sayfasını açtım, ilk cümlesini okudum:

“Ayrılalım Sevgili Kont”, dedi Düşes.

***

Olmasaydı uğultular.

Her hassas anımda üşüşmeselerdi başıma, çekip götürmek istemeselerdi.
Kimselerin arasına, saçlarından tutup çekiştiren denizler girmeseydi mesela. Denizler sadece beraber geçilebilseydi.
Sisler içinde seyretmeseydik hâlimizi. Sonra kimseyi…
İnancımı kaybetmeseydim sekînet kafeslerine…
O zaman ben hiç ayrılmaktan bahsetmezdim kimseye…
Ama işte…
Uğultular var…
Onlar mahfetti beni.

“Ayrılalım Sevgili Kont.”

Banu

Mess in Bag - Mess on Mind

bagcontent.jpg

Aslında neler olmasını isterdim çantamda kancası takıldı aklıma, söylemezsem rahat edemem;

Duvarlarına yazı yazılması serbest olan tüm evler;
Bütün rüzgar gülleri,
Bütün papatyalar,
Bütün kumdan kaleler,
Bütün çocuk rüyaları,
Anaokulundaki oyun hamurlu günlerim,
Yeni alınmış kitap kokuları,
Kullanılmış kitap kokuları,
Yerle henüz öpüşmemiş tüm kar taneleri,
Şizofrengi’nn bütün sayıları,
Denize inen yokuşlardaki tüm evler,
Doğu yakasının bütün kızılcık ağaçları ve tüm yanılsamalar için kızılcık şerbetleri,
Bütün Radiohead ve Tom Waits şarkıları,
Demetrio’nun kemanı,
G.D’annunzio’nun tüm karalama kağıtları,
Kalbimin içinin izdüşümü,
Uzaklarda kanal boyunca yürümelerin bilmediğim tadı,
İçimden şarkı söylemek geldiği her güneşli, her yağmurlu gün,
Tesla laboratuvarları,
Bütün silisyumları, germanyumları yerkürenin,
Lityumdan yapılan herşey,
Bütün asimptotlar,
Schrödinger’in zamandan bağımsız denklemi,
İki yakası bir araya gelmeyen şehir,
Dünyanın bütün adaları,
Bütün bulutlar,
İçinde kahve olan tüm konuşmalar,
Sayıları beklenen yerleşmeyi yapmayan saatler,
Sahilde sessiz kahvaltılar,
Bütün kısa deniz yolculukları,
Huzur,
Hilm,
Merhamet,
Direniş,
Yaslanılası omuz,
Şahit olduğum bütün ışık oyunları,
Bütün incir ağaçları,
Birkaç kedi yavrusu,
Slataper’in, Joyce’un, Rilke’nin davetini reddedemediği şehir,
Kitap aralarındaki kağıtlara sıkışan sayfalık günlükler,
Malagalı anılar,
Sevdiğim herkesin el yazısı,
İkinci el bir zaman makinası,
Bir çift şeffaf ergonomik kanat,
Kaf dağında dokunmuş rengarenk bir uçan halı,
Bir sürü boya kalemi…

Bunlar olmazsa çantamda, istemediklerim var sırada;

Şemsiyeler, doktorlar, biletlerin girmek zorunda kalacağı günler uğramasın ona…

Hep yağmurlar olsun…

Ah Ludmilla aklımı çantama dönerdin :)

O yüzden kalbin ancak izdüşümü girebildi içine. Aşkınsa içinde mi, dışına mı daha serbest olacağını hiç bilmiyorum.Ben zaten insan yarım mıdır, bütün müdür, parça mıdır çözemedim henüz…

BANU

Fortune de Pâquerette

ganseblumchen2-copy.jpg

Köyler, şehirler geçti aklından.

Dağ havasını içine çekip “Çoban olmak vardı şimdi” dedi.
Güzel şarkıları, kahve tadını, kurumayan saçları, kapı ağızlarında bekleyen bavulları düşündü.
Sarkaç salınmaya devam etti. Yatay sabit eksenlerin hepsi hikayeydi. Burada olmak diye birşey yoktu.
İleri-Geri
Hayal-Gerçek
Apsis-Ordinat
Var-Yok
Tik Tak…. Sarkaç salınmaya devam etti kuvvet momentinin boyunduruğunda. Kandırılmışlığıyla yerini sabit bildi.

O sırada uzak ülkelerde yatmaya hazırlanıyordu insanlar, bıraktığım yerde erken uyanması gerekenlerin alarmları çalıyordu. Hazar’a bir bilge adam aklındakileri yüzsünler diye bıraktı. Bir çocuk şarkı söyleyerek koştu. Bir adam kendine döndü. Bir kadın öldü. Bir martı havalandı. Deniz kıvrandı. Getirdiği kitapların kapağını yemyeşil tarlanın sarhoşluğundan kaldıramayanlar, taze terayağı kokusunu yeni öğrenenler,nefes aldığını yeni keşfedenler şaşkındı. Derin yeşile gözlerini yatırmış, bulutları örtünmüş düşünüyorlardı. Sallanan sandalyeler sarkaca uydu.

“Yılda bir gün yüzü görür bu çiçekler”, dedi. Kıyamadı yapraklarına. Gitmekle gelmek arasında dizlerini karnına çekip sallanan sandalyeye gömüldü.
“Çoban olmak vardı” dedi.

Hangi eksende salındığına karar veremedi.

banu

Orphans Brawlers

i_have_to_go.jpg

 

Asmaaltı’ndan aldığım yabani üzüm tanesi burada kalsın. Ben bu gece bu şehriden gideyim…

***

Mandolin severdim ben. Annemin mandolini vardı, turuncu… Kardeşime uyduruk bestelerimden konserler veriridim penasız. “Annem gibi öğreneceğim bunu” derdim. Annem de bilmiyor muydu, on yıl sonra ben de onun gibi atomlarla, moleküllerle ilgili bir meslek seçecektim. Onun gibi fransızca sınıflarında ben de en iyiydim. Anne! Niye biz senle yıllardır haritanın aynı yerinde yaşayamıyoruz? Bak elektronları seviyoruz ikimiz de, kitapları sonra…

Bana renk renk boyalar alırdın sen. Ama duvarları boyamak yasaktı.

***

Orada mükemmel bir yonca tarlası vardı. Duruyor mu? Sarıdır şimdi ama. Yeşilken güzel. Oraya dalıp dalıp bakmak istiyorum ben. Bana keman ve mandolin aşkına düştüğüm için kızsan. Yemeyi, içmeyi sevmiyorum diye içeride kulis yapsanız, adımı bağımsız eleman taksanız. Baban “ipek kızım” dese, dedem “gül kızım” dese. Sen “zekîsin” desen. Sarılsam ben sana. Aramıza gitmek girmese.

***

Teknik çeviri yapmaktan artık nefret ediyorum. Çocuk masallarını seslendirmekten de. Kodlar iyi. Sadece onları seviyorum. Sadece hata satırı ararken sancısı var, gerisi iyi. İyiyim ben böyle. Heisenberg işleriyle de uğraşmak isterdim. Neyse… “Belirsizlik” çetin iş.

“Ne istersin?” demeyin bana ama. Sekînet desem verecek misiniz? Bana kafes alın. Adı Serenity Cage olsun. Kimse “Geçiyordum uğradım” yapmasın. Sonra hangi miletten olduğumu sormasın kimse bana mesela. Neden İTÜ kariyerimin öldüğünü, ya da neden şehrin manzaralı okulunun güney kampüsünde hararetli toplantıların derin ellerle durdurulduğunu, verdiğim röportaj yüzünden doçentlerin adam tutup yolumu neden kestiğini…

Sormayın Allahaşkına. Hiçbirşey sormadan bir gün de sadece “ne dediğimi” dinleyin.

Sevmeyin beni. Dinleyin. İnanmayın isterseniz. Su damlası değil zehir. Katre değil poison…

Dinleyin, sevmeyin!

***

Kahvemin buğusundan çok zekasının etrafımızda kıvrılarak döndüğünü hissettiğim sevgili arkadaşlarım var. Aydınlık, gözlerinin rengi ışıkla değişen… Ne mutlu bana… Onları seviyorum. Sonra deniz yolculuklarını. Otobüsleri sevmezdim, sadece iki gün önce sevdim.

***

On saat sürecekmiş yol. Asmaaltı’ndan aldığım hatıra yaban üzümü tanesini avcumdan burada bırakıyorum.
Ben gidiyorum bu şehirden.

Just feel as an orphan. But not a brawler….

***

Anne! Uzak ülkelerde de duvarları boyamak yasak mı?

Pollock gibi olmak istiyorum ben de. Lekelerle boyamak. Renk renk boyamak isterim duvarları. Cinnetin resmini lekelerle çizmek istiyorum. Uzakları çizmek… Sonraki resimde yedi notayı yedi renkle anlatmak… Çizmek istediklerim rüzgarda danseden bir perde, uğuldayan korkutan çok şey, bir piyanistin parmakları… Ha bir de sekînet, sekînet, sekînet, sekî….

 

Banu

Collapsing And Hanging

 

hangingincollapsing.jpg

 

 Konuştuk…Konuştuk…
 Dünya neydi ki hem? Biz orada tüm gezegenleri çarşafa dizdik, ağırlıklarıyla çekim alanları hesapladık. Sona doğru genişleyerek pişen bir üzümlü kekti evren. Dünya neymiş? Üzüm tanesiymiş.

Üçümüz de çok neşeliydik. Sevgili H roket telefonu izin verdikçe muhalefet etmekten geri kalmadı. Sevgili Passive yine o tatlı Passive’di. Nasıl tanıştığımızdan Devotchaka’dan, tasavvuftan, gelenekten, İstanbul’dan, Ankara’dan, kutup ayılarından bahsettik. A. H. Çelebi’nin dizelerini hatırlamaya çalıştık;

“İbrâhim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?

İbrâhim, gönlümü put sanıp kıran kim?”

Sonra kahve molaları, telefonlar, hararetli ayrı düşmeli konuşmalar, susmalar… Koca yokuşta yüklerimi taşıyan arkadaşlar.

*** 

Nevizade’de sayımız artarak devam ettik. Uğurböcekli Dünya Ne Ki pastasından tadamadım. Aklımda kaldı.

***

Karmakarışık sokaklar, yüzler… Ama rahatlama, huzur, güven, kanepeye yığılma, güzel müzikler, derin bir uyku…

***

Sabahı daha güzel. Kısa, tatlı kahvaltı. Sonra yeniden kalabalık… Limonlu Bahçe’de tadına doyulamaz sohbetler. Sonra sahaf önünde hareketsiz beklemeler, Ali’nin karşımıza çıkıverip hepimize neşesinden neşe vermesi… Institut terası, kahkahalar…

***

 İncirler pat diye düşermiş burada, korkmayacakmışım. Burada korkmam ki ben. “Çok iyiyim” dedim.

***

Sonraki gün yağmur. Şemsiyemi çıkarmadım çantamdan. Sırılsıklam ıslandım. Yolda Koop dinledim. Biraz da yağmura saklanıp ağladım. Gelirken bana yağmurluk da getirmiştin. “Yok, ıslanayım ben, güzel böyle…”

***

Kardeşimin evi, tatlı Su Hanım’ın kahkahaları, tramvay kazası, elime zerre ağrının kalmayışı… Uzun yürümeler sonra.

Hep aynı adamın söylediği şarkılar aklımda da…

***

Daha gerçekti herşey. Daha çok minnet vardı, daha çok dostluk, daha çok sıcaklık, daha çok anlaşılmanın hazzı, daha çok sevmek…

İyi de niye böyle yordu, onu hiç bilmiyorum.

Düşerken oluyor böyle.

İrtifa kaybedilmeli zaman değişkeni birer birer sayacını ilerlettikçe. Olması gereken budur.
Aslında benim çoğunlukla çakılı kaldığım duygum asılı kalmaktır. NE İNEBİLMEK NE ÇIKABİLMEK.

Pierre Soulages öyle yaptı. Eserlerini duvarlara değil halatlarla tavanla zemin arasında asılı bırakarak sergiledi. Daha iki gün önce havuzda şezlongda sıkıntıdan ölmemek için Beaux Arts’ın röportajını okurken gördüm. Siyahı ve sadece enstruman olarak ışığı almış. “Aradığım şey yüzyüze olmaktır ” diyor. Ziyaretçiyle resmi, daha kapıdan girer girmez yüzyüze yalnız, çıplak bırakıyor.

İşte öyle yüzyüze olmak lazım. Gerçek ne ise onunla yüyüze olmak.

Asılı kalmak, düşmekten koktuğumuz için bulduğumuz bir çözüm.

“Düşmek lazım” dedim kendi kendime. Kalkıp daldım suya. Orta yaşlı, güler yüzlü bir doktor hanımla yarış bile yaptık. Bana “Az önce orada çok durgundun, şimdi de bambaşka biri oldun” dedi.

“Asılı kalmıştım” dedim.”Şimdi düşmeye geldim.”

Oh Little Drop of Poison, gravitasyon en zevkli formulizasyondur. Bırak kendini…

Yine daldık. Sonra sevgili doktor hanımla doğrusal düşüş üzerine ıslak konuşmalar yaptık. Ona da zorla Koop dinettim.

Kendi kendime mırıldandım sonra:
Düşüyorum şimdi. Cazibesinde arzın çekirdeğinin… Düşüyorum şimdi… Özgürce düşüyorum.

Galata, Tünel, salı güneri kapanan müzeler, şairlerin altında şiir yazdığı ağaçlar, soğutulmş bardaklarda ikram yapan Şiirci’nin masaları, Kazancı yokuşu, Kabataş durağı,YusufPaşa’nın can sıkıcı kalabalığı, hava kontrol kulesi, uçaklar, Natali hocanın not kağıtları, benim çiçek tokalarım, sarı uzun kurdelam, anı diye sakladığım yaban üzümü kurusu, Petersburg, Bakü, Berlin, Montpellier…

Hepimiz düşüyoruz.

Hızla düşüyoruz.

GERÇEĞE ÇAKILANA KADAR DA DÜŞECEĞİZ….

  

Banu

Vektörel Kamuflaj

Le Mouvement

movementofpoisondrop1.jpg

 

“Olmasaydın olmazdım”ı söylediler uzayla zaman birbirlerine.
 Olay “Ben olduğumda varsınız” dedi. Hareket birşey demedi. Sadece ivme verdi hızına. 

 

BANU

 

 

 

Bağlantılı okumalar:

Pro et Contra

Seyr u Sefer

 

Wings of My Life

Estetik Üstüne Denemeler

sartre.jpg    

  

“Eğri bir dalı ağaçtan çekip alabilirim, fakat kaldırılmış bir kolu ya da inançla sıkılmış bir yumruğu asla ayrı düşünemem.”

j.p.s

 

 

colours.jpg

 

“Renkler ışığın hareketi ve kaderidir.” J. W. V. Goethe

 

 

Danubsky: - Çok canlı bi kırmızı görüyoruz bi çiçekte, yada yeşillik alıp götürüyor bliss hallerine doğru ruhumuzu bazen. Ama aklıma geliyor kimi zaman, renklerin sahipleri olduğuna inandığımız bu objelere sadece ışığın bir kısmını soğurdukları için duyduğumuz hayranlık ne kadar doğru diye. Yani alev gibi kızıl ışıyan bir çiçek var mı? Ya da yapraklarından sızan yeşille yeniden doğacağın bir sarmaşık? Yanmasak da ışısak, mümkün müdür?

 Bencilkirpi: - Danubsky’e verilecek cevabınızı beklemekteyim “yanmasak da ışısak” mümkün müdür :)))

 Banu: - Yanma eylemini görmemiz ışıma eyleminin sonucudur ama diğer yandan ısınan (yanma yoluna giren)de yeni bir ışıma yapar (bkz. Kara cisim ışıması).

Yanmasak da ışısak güzel olur ama bu sadece seyirci için ışıma olur. Öznenin  yanmadan ışıması, kırmızı yanar döner bir pelerinin kollarına kendini verdiğinde seyirci için olumlanacaktır. Bu özne için gerçek olmayacak, ateş renkli hiçbir nesnekendini cehennemin izdüşümü gibi hissetmeyecektir.

Alev yapraklı bir çiçek yanamayacak, mavi gözlerin derinliğinde yüzemeyeceğiz, sarı kurdelalar elimizi ısıtmayacak, yeşil saçlar fotosentez yapamayacak.

Biz hep alev gibi ışıyan çiçeği, renginden yeniden doğacağımız yaprağı, denizin özünden gelen ferah maviyi R nin bize sunduğu avuçtan içmek durumundayız.

 —-

 R nin hikayesine gelelim şimdi;

 R her yeni doğuşunda -saniyede milyarlarca kez doğuşunda- ,

 Kaynak ‘tan gelen pırıltılara bağımlıydı.

 E lerin iflah olmaz, tatmin olmaz enerji ihtiyacına bağımlıydı.

 Temel biriminin yapısına bağımlıydı.

 Ona bakan retinanın beyne aktardığının orada nasıl algılanacağına bağımlıydı.

 Aslında onun -ayakları yere basan birşey- olduğunu söyleyebilmek için bu bağımlılıklarıyla ilgili tüm değişkenlerin

değerlerini tutuyor olmak gerekiyordu. Bu çok bağımlılık onu bazen izafî bulmamıza sebep olabiliyordu.

 Onunla hülyalara dalsa insanlar, duygulanmalar yaşasalar, canlansalar, sakinleşseler, dinlenseler, ruhlarına dönseler de R ayak bileğinde üç prangaya (hafızada ayrılmış üç dizi değişkeni hanesine) bağımlıydı. İnsanlar onun büyük salınımlar ın yanındaki hallerinde hayretler eder, onun  saf haline övgüler yapar, ona bürünürler, onunla kendilerini anlatırlardı. O bağımlıydı ayak bileğinde yüklere ama insanın açık seçik bir zaafı vardı ona. Tüm pigmentler ve koni hücreleri bu zaafın birinci dereceden şahitleriydi.

 R nin bunca bağımlılığı ve temel biriminden gelen kurallara mahkumluğuna rağmen E ler hiç sabit değillerdi.
 Bir  F yakalamayagörsünler hemen diğer seviyeye atlarlardı.

 İşte. Yine bir üst kata taşınmak isteyen E , F den ihtiyacı kadar olanını aldı, acelece yuttu ve üst seviye ye  sıçradı.

 F nin geri kalanını yansıttı.

 Yansıyan, retinamla tanıştı. Benim sistemimde  işleme girdi. Ve gördüm. Salisede ardarda tekrarlanan bu yansıma R denen göz alıcı çocuğun doğumu demek oldu.

—– 

R: Renk
E: Elektron
F: Foton
Kaynak: Güneş
Seviye: Kuvant
Büyük Salınımlar: Dalga boyu değişimi, renk doygunuğu-parlaklığı

 

BANU

Prizma ve Işık Tayfının Düğününden bildirdi.

prismas.jpg

 

 

Puslu Kıtalar Atlası

düş 

Dünya Bir Düştür.

Ama Düşlere Dokunmak Mümkün Olabilir mi?

Tarihi bir kitab okuyacak olduğunuzu sanıyorken daha önsözde uyarınızı alıyorsunuz: “Bu bir tarihi roman değildir.” Fantastik yeni bir dünyaya girerken şu cümlelerle başlıyor kitap:

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, İsa mesih’ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”

Buradan itibaren Atlas Vacui’nin sayfalarının içine, Uzun İhsan Efendi’nin düşlerine,Kubelik’in testeresinin dişine, bir zaman makinasının aynasına, barbut oynayanların akıl karıştıran hileli sehbasının üzerine, boşluk imal edecek bir atölyeye düşüveriyorsunuz. Her köşede dilenciler, uzak bir köşede de girdiği her çatıya yıldırım düşüren “Dertli” var.

Bilgi arayışının boşlukla özdeşleşmesi, kitap boyunca uyuyan bekçinin son bölümde gözlerini açması, kuzeye secde edenler, boşluğun hammadesi uğruna verilen emekler, pi sayısının küsüratının casuslukla ilintisi,kehanet saatini kurgulayan büyük mehdi planı, René Decartes’ın kitapta Rendekar diye bahsedilişi, Yöntem Üzerine KOnuşmalar’ın Zagon Üzerine Öttürmeler diye anlatılışı, Uzun ihsan düşlerken İhsan Oktay’ın yazıyor oluşu… Hepsi içiçe örgülerden dokunmuş bir masal oluveriyor.

Uzun İhsan Efendi kitabın çekim alanının düzlemi eğrilttiği yerde duruyor. Sonra içiçe olay örgüsü okuyanın elinden tutup onu kendi istediği yöne çekiyor. Uzun İhsan Efendi’nin  oğlunun adı Bünyamin. Bünyamin’in anlamı yazı yazan sağ el ya da yazarak yaratılmış oğul anlamında. Ona şöyle diyor:

“Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklaırma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma!”

“Kendisinden düşler yarattığım boşluğun atlasını, Atlas Vacui’yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.”

Onun sözlerinden başka bir alıntı da şöyle:

“Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız. Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.”

Düş kavramının yoğrula yoğrula şekil değiştirdiği kitaptan bir de şu alıntıyı eklemeliyim:

“Bilge demkeşin anlattığına göre, fî tarihinde çok uzak bir ülkenin padişahına gelen kâhinler ona ülkesinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemişlerdi. Sözkonusu tehlike ise, bir yıl sonra doğacak olan ve kurduğu düşlerin hepsi bir anda gerçeğe dönüşüverecek bir çocuktan ibaretti. Öyle ki, çocuk eğer başkentteki bütün evlerin altın olduğunu düşünürse, evler gerçekten o anda altın oluverecekti. Bununla birlikte eğer padişahın fakir olduğunu düşünecek olursa sarayları, köşkleri, atlasları ve altınları o anda hiçliğe karışacak olan padişah parasız pulsuz biri olacaktı. Çocuğu doğar doğmaz öldürmek de olmazdı, çünkü kader artık bağlanmıştı. O hiçbirşey düşünmeyecek olursa, düşünülmedikleri için artık ne dünya ne de kendileri varolabilirlerdi. Bunları işitir işitmez dehşet içinde kalan padişahın emriyle sözkonusu çocuk aranıp bulunmuş ve kırk bir ilim üstadı olan doksan dokuz âlim, gerçek olan ne varsa ona öğretmeye başlamıştı, öyle ki, çocuk bu sayede sadece gerçek olanları düşünecek ve böylece âlemin nizamı aksamayacaktı. Fakat düş kurması yasaklandığı için sonunda bu çocuk mutsuz olmuştu. Onunla birlikte ülkenin de mutsuz olduğunu gören en yaşlı bilgin, günlerce düşündükten sonra nihayet bir çözüme ulaşmış ve çocuğa, düş kurmasının yasak olduğunu, ama insanların düş kurduğunu düşlemesine herhangi bir sakınca olmayacağını söyleyerek ona izni vermişti.

İhtiyar demkeş, ademoğlunun gördüğü her rüyanın, kurduğu her düşün işte bu mutsuz çocuğun eseri olduğunu söyleyip hikayesini bitirdi.”

Sayfalar arasında şu cümleye de rastlıyorum:

“Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya görmediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir âlemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi.”

 

Bünyamin’in dünyaya şahtlik edişini “zaman hareketle varolur “sonucunu basa basa anlatan, boşluğun hammaddesi kara parayı uzun süre merak ettiren yazar kitabına da şu cümleyi alıntılamış:

“Boşluğun üzerine kuzeyi yayar
ve hiçliğin üzerinde dünyayı asar”

Ben okumuş olmaktan çok memnun oldum. Ama şu da var ki kitap “Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendsi değil miydi?” cümlesiyle biterken “Ama daha çok erken!” dedim içimden. Fantastik dünyada uçan halıda, tam da Konstantiniyye’nin üzerinde biraz daha gezinmek istediğimden bunu aklıman geçirdim.

 

Banu

A LA BONNE HEURE

donusum.jpg 

 

 İnanın salonda gülümseyen dudaklardaki samimiyetsizlik yanaklarından çengellerle tavana asılmış insanlardan oluşan bir manzaradan daha iyi değildi.

 Ahlaka sığmaz, insanda gurur bırakmayan sinsi tokalaşmalar bence bir zehirleme oyununun prelüdü olsaydı ısınmakta olan sahneye daha iyi oturacaktı.

 Dorian Gray görse hayrete düşecekti. Buradaki herkes gerçekti ama hızla yüzleri eskiyordu. Kadınlar enlerine genişliyor, kısalıyor, yüzleri içe doğru büzülüyordu. Erkeklerin yüzleri siliniyordu. Farkında olmadan deforomasyonun hızını artırırıyorlardı durmadan tırmalayıcı seslerle konuşarak.

 Bitmeyen, baş döndüren, mide bulandıran müziği kimse dinlemiyordu. Zaten dikkat kesilecek olsak tersinirliği olmayan kurallarla hepimize ciddi hasarlar vereceğe benziyordu.

 Sıcaklık artıyordu.

 Tek kişilik azınlık hissettiğim gerçekti. Birkaçtanesi ilgilenmeye çalıştı sanırım. Yok kolay oldu kurtulması. Başka bir dilde cevap vermek en güzeliydi.

 Uğultu büyüyor, döne döne beyne burgu gibi giriyordu. Çirkinleşen sahne yanlardan kopyalana kopyalana silikleşiyor, gölgeler, hayaller herşey birbirine karışarak kimsenin dinlemediği müziğin ritminden daha başka bir şeylere uyarak hareket ediyordu.

 Elimi, kolumu, adımımı ya da sesimi yanlışlıkla uğuldayan ayinin sınırından geçirsem ben de hortuma kapılacaktım sanki. Bu kaybetmişliğin içinde bilincime tırnaklarımı öyle bir geçiriyordum ki, dayanılmaz hale gelmeden bu bulanmayı dindirmenin bir yolunu bulmam gerektiğine inandım. İnanmak diyorum özenle. Bunu istemedim, inandım.

 Hem bu zoraki nezaketin işkencesinden kurtulmaya da uğuldayan karartıların da ihtiyacı olmalıydı.
 
 Aynaları çağırdım. Bunu yaparak içlerinde yüzdükleri sıvıyı çalkaladım.

 Aynalardan birbirlerinin gözlerinin içini gördü karartılar, büzüşen, silikleşen yüzler. Sonra gibi olmak kostümleri düştü omuzlarından, sıvıdaki dalgalanma ellerini birbirlerinin boğazına attırdı. Köpükler çıkarararak uğuldadılar. Su kaynıyordu bir yandan. Üzerinde bulunduğumuz kavisli düzlemin altında yanan birşeyler vardı.

***

 Bilmiyorum hangisi daha iyidi. Ama bu çalkantı, ilk sahneden daha gerçek olduğu için orada öylece kalmasıyla beni rahatsız etmeyecekti. Buna rağmen içinden kabarcıklar çıkaran sıvıyı lavaboya döktüm.

*** 

 Mikrofondan gelen ve ortamdaki anlaşılablir tek ses olan “…Elçi Bey teşrif edemeyecekler…” duyurusundan önce ve sonra olan bitenler benim hiçbir seremoniye davet edilmemek için bundan sonra büyük çaba sarfetmem gerektiği sonucundan daha fazlası demekti.

***

  Sahneyi asıl çalkalandıran  parçalanan ve  karışan yüzleriydi.

  Bulanan su duru olmak istedi. Daha da çalkalandı verilmiş ivmeyle.

***

 Akledilebilecek olandan daha karmaşık bir denklemi vardı kızgın saca düşen su damlacıklarının. Ve sacla temastan sonra nereye sıçrayacaklarını hiç birimiz kestiremiyorduk.

 Her karşılaşma, her toplanma, her konuşma, her yazma, her çizme kızgın saclar üzerinde olup bitiyordu.

 Kelimler, kağıtlar sıçrayan damlanın yeni konumu tayin (aslında tahmin) etmek ve durumu tasvir  edebilmek için kullanılıyordu daha çok.

***

 Lavaboda döne döne gözden kaybolan sıvının viskozitesi umrumda bile değildi. Bardağı kırmadım, yıkayıp rafa kaldırdım.

 İmajiner eksenden orijine geçtim. Birazdan reel eksende yapacağım iş görüşmesinde Dorian Gray’i hayrete düşürme rolü bana verilecekti belki!

 Bakalım bizim suyla gidere karışmamız ne zaman olacak…

-Banu orijinden bildirdi-

 

Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı

Bireyin Tarihi 

 

 

Birey Toplumsal Atom Değildir

 

 

Yeşil var. Saç tellerimizin rüzgardaki acele koşuşturması kadar gerçek.

Mavi var. Marmara’nın güneş altındaki gözleri kadar ışıltılı.

Kırmızı var. Yeni açılmış yaradan sızan ılık kan kadar var.

***

Pembe diye birşey yok.  “Her renk” var bir de kırmızı var.

Lacivert diye birşey yok.  Mavi var bir de “hiç renk” katmanı var üzerinde.

Mor diye birşey aslında yok.  Üstüste mavi var, kırmızı var.

***

Bizim dinlediğimiz morun, pembenin, lacivertin hikayesi!

Bireyin tarihi daha yazılmadı.

Mevcut yöntemle de yazılması olası değil.

 

  

  Banu

 

Usanç

bored bored bored

 

Georg Büchner’in Leonce ile Lena oyunununda can sıkıntısından kumları sayan prensi suçlayamam. Aynı oyunda şu sözleri sarfeden Valerio’nun tembelliğiyle prensin can sıkıntısını eş tutmayacağım çünkü.

Valerio:

Beyim, avarelik etmek için büyük uğraş veriyorum, hiçbir şey yapmamakta müthiş beceri gösteriyorum, tembellikte fevkalâde sebatlıyımdır. Ellerimde hiç nasır oluşmaz, toprak benim alnımdan düşen bir damla ter bile içmemiştir, iş konusunda ben hâlâ bakireyim, eğer bana zahmet olmasa bu kazanımları sizinle daha geniş bir şekilde tartışma zahmetine girerdim.

Can sıkıntısı kısır döngülerden uzak birşeydir. Çünkü onu bertaraf etmek için icat edildi çoğu oyunlar, aşklar, sahneler…

 

BANU

kevserbanu_286669817_79bd90bbf6.jpg

 

ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLER

 

                                                                    Kevser Banu

 Şehirlararası bir otobüste kitabımın sayfaları arasında bir cümleyi okuduktan sonra şunu mırıldandım:

 

 -Geriye dönüş diye birşey yok.Hiç olmadı.

 

 Kitapta, tarihin bir bozunma süreci olduğuna inanan Yunan Horace “Zaman dünyanın değerini düşürür” diyordu (1). İşte tam burada açılıverdi düşünme seferimin kapıları. Seferin başında dağınık ve düzenli üzerine yüzeysel bakışlarım oldu.Yanlış seçim ve doğru sonuç üzerine devam etti. Asıl elime kalemi aldıransa hatayı düzeltmek için sarfedeceğimiz enerji yerine doğru kararı baştan alabimenin kıymetiydi. Düşünme seferimde, harcanılan vaktin sadece bize değil evrene ait olduğu bulgusu oldu ilk oltaya takılan…Ve tam bu noktada bir balık sürüsü yakaladığıma inanıp biraz orada kaldım.

—-

 Termodinaiğin ikinci yasası Entropi’nin söylemlerinden biri, evrenin toplam enerjisinin sabit olduğudur.Yani enerji form değiştirip kullanılır. Ama toplamı  hep sabittir. Sonra soruyorum kendime:

 

 -Bu rahatlatıcı bir sonuç mudur? Ne kadar sarfedersek sarfedelim, bir kaybımız yok mudur?

 

 Sonra cevap veriyorum :

 

 -Hayır öyle değildir. Çünkü enerji kullanıldıkça, artık adı “kullanılmış enerji” durumuna gelmiş olur. Ve biz her ne kadar başka bir formda ondan yararlanmış olsak da, dönüşüm esnasında bir kısım enerji kullanılamaz hale gelmiştir. Yani toplam enerji sabittir ama bu enerjinin içinde her geçen gün artan bir kullanılamaz enerji kümesi büyümektedir. Buradan şu sonuca ulaşırken hiç tereddüt etmiyorum, ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLİYOR (2).

 

 Asla geriye döndüğümüzde tamamen aynı enerjiyi bulamayız. Onu dönüştürürken bir kısmını feda etmişizdir. Kamerayla kaydettiğimiz bir görüntüyü tersinden izlediğimizde zamanı geri aldığımızı düşünürüz. Ama bu geri alma işlemini yaparken de bir sarfiyat yaparız. Bilgisayarımızdaki sadece bir bitlik bilgiyi silmek için bile (kt.ln2 joule) enerji israfında bulunuyoruz. Bu tersinmez işleyişe, ve enerjinin kullanılmazlığının artışına yani evrenin maksimum düzensizlik eğilimine ENTROPİ diyoruz (3).Entropi Yasası bize tüm fiziksel gerçekliğin yalnızca bir yönde gelişeceğini ve matematikte her +t (pozitif zaman birimi) için bir -t (negatif zaman birimi, imajiner zaman birimi de denilebilir) bulunması gerekirken, çevremizdeki dünyanın geçici fiziksel varlığında bu tür bir tersine çevrilme olmadığını söyler.

 

 Düşünme denizinde kürek çekmeye devam edersek, bu enerji dönüşümlerini hayal ederken; entropinin hızla arttığı keşfimizden yola çıkarak, evrenin entropisinin bir dönem sıfır olduğu gerçeğini de keşfederiz. Ve bir gün maksimuma ulaşacağını, yani kullanılır enerjinin birgün kalmayacağı bir sonun gerçekliğine de ulaşırız.

 

 ”Felakete ya da sona gidiyoruz ilanı” değil yapmaya çalıştığım. Adım atarken çamurların ortasına basmaktan vazgeçmeniz için bir hatırlatma bu sadece. Eve gidince paça temizlemek için zaman harcamak yerine kuru yerlere basarak ilerlemekten, dağınık masada küçük bir silgiyi ararken vakit kaybetmek yerine önceden düzenlemekten bahsediyorum. Dağınık bir oda gibi olan aklı toparlamanın zorluğundan, aklın raflarını tasnif edilmiş halde tutmak gerektiğinden bahsediyorum. Harcadığımız sadece kendi vaktimiz değil evrenin kullanılabilir enerjisidir çünkü.

 

 “Ancak son ağaç kesildikten, ancak son ırmak zehirlendikten, ancak son balık tutulduktan sonra, parayı yemenin mümkün olmadığını anlayacaksın (4).” sözünü yazdıklarımdan sonra daha anlamlı bulmanızı umuyorum. 

 

 Fransızların “Dokunulan taş oynanmış taştır”(5) dedikleri de bu olsa gerek. Üzerinde işlem yapılmış maddenin geri kazanımı sandığımız kadar verimli olmayabilir. Entropi gerçeğini  birçok sistemde gözardı etmeden çözümler üretmede kullanmanın kıymetinden bahsetmek gerekiyor. Bacon, “Artık bilimlerin doğru ve meşru hedefi,insan yaşamının yeni buluşlar ve güçlerle geliştirilmesinden başka birşey olamaz (6)” derken üretmeye odaklanmayı öğütlüyordu, verimliliğe değil. Tamamen doğru değildi.

 

 Sosyalist teoriye göre, ekonomik etkinliğin atığı değere dönüştürmesi gerekiyor. Günümüz ekonomistlerin en büyük yanılgısı sınırsız maddi ilerleme teorisine inanmak oldu. İnsanın ve makinenin ve durmadan koşmanın sadece değer üreteceğine inanıyorlar. İnsanı kafeste boşuna koşan ve enerji harcayan bir sincaba çevirmekten başka birşey değildir bu.

 

 Locke, “Doğadaki herşey, toplum içinde mübadele edebilecek ve tüketilecek bir değere dönüşecek bir insan emeği katılana değin atık sayılacak” diyordu. İnsan emeği sihirli bir çubuk değildir ki tüm atığı verim haline getirsin. Teknolojinin enerji tüketen değil enerji üreten olması için, elde kalan net enerjinin gerçekten verime katalizör olması için doğayı, insanı, emeği harcama çılgınlığından kurtulmak gerek. “Tüm nükleer enerjilerin, terayağını kesmek için bir dizi testere kullanmaya benzediği”ne inanan Amory Lovins (7)’in yaptığı da yanlış üretim yöntemlerini eleştirme haklılığıdır.

 

 ”Termodinamik yasaları, politik sistemlerin yükseliş ve çöküşünü ulusların özgürlük veya köleliğini, ticaret ve endüstri hareketlerini ve insan ırkının genel fiziksel refahını son demde kontrole eder.”(8)  diyen bilimadamını da hayalcilikle suçlamamak gerekir. Elde edilecek olanı en doğru yoldan en az enerji sarfiyatıyla edinme ve yarar gözetirken  genel bir bakışa ihtiyaç duyulduğundan bahsetmekte haklıdır. Ve bunun için en uygun yöntem entropiyi dikkate almaktır.

 

 jeremy Rifkin (9)’in söylemine göre, insanoğlunun akli etkinliği, içgüdüsel tepkiden yola çıkarak soyut matematiksel muhakemeye doğru geliştiği gibi çevresindeki dünyada daha büyük düzensizlik yarattığı da doğrudur. Avcı toplayıcıların da dünyaya daha gelişmiş muhakeme yeteneğine sahip modern erkek ve kadınlardan daha az acı çektirdiğini söyler.

 

 Helen Leavitt (10) de şöyle diyor; “Birisi size şehrin binaları arasında zehirli gaz bulutlarının dolaştığını, kara dumanların güneşi kararttığını,caddelerde dev deliklerin sert şapkalı adamlarla dolduğunu, gökyüzünde uçakların konacak yer bulamadan daireler çizdiğini, binlerce adamın sokakları tıkadığını ve şehir dışına çıkmak için itişerek umutsuz bir çaba gösterdiğini söylseydi…onun savaştaki bir şehirden mi yoksa trafiğin yoğun olduğu saatteki bir şehirden mi bahsettiğini anlamakta güçlük çekebilirdiniz.”

——

 Bütün bunları dikkate aldığımzda kullanılabilir enerjiyi hızla tükekttiğimizi, yanlış politkalarımızla zamanı harcayışımızı anlamak için çaba sarfetmemize gerek kalmaz. Açıkça ortadadır ki, kısa yollu çözümler ve  etraflıca planlanmayan yöntemler bizi reklamı yapılan refah hayata değil atık çöplüğüne götürür. Evren zaten maksimum bir düzensiliğe gitmeye meyillildir. Gaz molekülleri dağılmaya, demir paslanmaya, ceset çürümeye,yaprak sararmaya gitmektedir. Her yerde değişmeye ve harekete doğru bir eğilim vardır ve bu engellenebilir değildir.Değişmez bir dünya düzeni arayışının anlamsızlığı da burada daha net anlaşılır olmuştur diye umuyorum.

 Max Born Huzursuz Evren(11) isimli eserinde şöyle diyor:”Sağlam bir zemin arayıp bulamadık. Daha derine nüfuz ettikçe evren daha kıpır kıpır hale geldi; her şey vahşi bir dans içinde çarpışıp titreşiyor.”

 

 Evrenin maksimum düzensizlik arayışı devam etmektedir ve devinim ve genişleme artarak sürmektedir. Bunun farkındalığıyla hareket etmek kesinlikle her açıdan faydamıza olacaktır.

 

——

 

 Ankara’ya kuzeyden yaklaşırken otobüs, benim tekne seferim henüz sonlanmıştı ve ancak oltama takılanları paylaşırsam rahatlayacaktım. Sonra da yazdım. Aslında benim söylemek istediğim tamamiyle şundan ibaret:

 

 Emeğinizin kıymetini bilin ve enerjinizi hem kendi adınıza hem de gelecekler adına plansız harcamayın.Son olarak şunu hiç çekinmeden söyleyebilirm ki, hayatın imajiner ekseni yoktur!

 

——

 

(1)  J.B Bury The Idea of Process
(2)  Resimde çizmeye çalıştığım da zaman okunun tek yönde düzensizliğe gidişini anlatmaktır. Ama bu kürenin deforme olarak parçalanması düzesizlik gibi görünse de parçaların evrene eşit uzaklıkta dağılmış olmaları durumu da bu düzensizlikten düzen oluşturacaktır.
(3)  Termodinamiğin ikinci yasası: Kapalı sistemlerde, maddi entropi nihai olarak bir maksimuma varmak zorundadır. The Steady State and Ecological Salvation (Nicholas Georgescu-Roegen)
(4)  Amerikan Cree Kızılderilileri
(5)  Piece touchee, piece jouee
(6)  Novum Organum Aphor
(7)  A Ligt On the Soft Energy Path
(8)  Frederic Soddy- Kimyager
(9)  Entropy (Türkçe çevirisi İz Yayınları’nda Entropi adıyla mevcut)
(10) Superhigh Way:Superhoax
(11) The Restless Universe

 

 

COMMENT C’EST?

YİNE AYNI ŞEY OLDU. BECKETT OKUYUNCA BİLİNÇ ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMI BEDEN ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMININ ZAMANLA OYUNUNU SEYRETTİ…

 

BECKETT

 

  Edebİyatı konudan ibaret sanan kolaycı okurların beynine balyozlar indirerek değil de hiçliğin resmini gösterek şaşırtan Beckett’ın bildiğinin içine hapsolan ve sadece sesten ibaret anlatıcısı,konusu, kahramanı ve noktalama işaretlerini yokluğu ile yazdığı Acaba Nasıl’ı elimde evirip çeviriyorum.

  Bu kitapta ve çoğu Beckett kitabında kolay metin sevenleri tatmin edici tek sonuç ,çamurda sürünen adamların sadece roman kahramanları olmadığını bizimle de doğru orantılı bir bağlarının olduğu sonucu olacak.

  Harekete lanet eden Winnie’nin yazarı bu kitapta aynı şeyi lanetten hiç bahsetmeden  yapıyor. Hiç İçin Metinler’de de bunu hiçliğin içini oya oya yapmıştı.

  Beckett kitaplarının kapağını aralamanızla; elinizden tutacak ama hiç konuşmayacak büyük bir ihtimalle dış görünüşü eksikce bir kahraman sizi  kısa bir süreliğine boynunuza kadar toprağa gömecek, varlığınızın farkındalığını yeni bir ayna üzerinden görmeniz için perdeyi açması gereken  görevliye sadece bir göz kapağı hareketine harcanacak enerjiye tekabül eden bir hareketle haber verecektir.

  Sonra,
  Godot’yu bekleyen Estragon’un ayakkabısıyla ilgili sorunları bizim varlığımızla ilgili bir son vermeye olan bilinçdışı uğraşımızı sembolize ettiğini düşündürüşü, ölüme giden Molon’un elinde kalan tek güçle kendi kendine hikayeler anlatışı,Adlandırılamayan’da sadece anlatan bir ağızla muhatap olunuşu, güçzüslük durumunun yankılana yankılana geri yüze çarptığı odalara buyur edilen okuyucunun “yok nedir”i ya da yokolmak isteyişle çürüme sürecinde “hayatla bağ kuruş”unu yeniden gözen geçirişi sizi de de benim gibi hayretten çok farkındalıkla ilgili birşeylerden bahsetmek istemeye itecek. Ve bu esnada  Beckett sizi asla tesell etmeyecek.Sizi bazen soyut bir kimliği bile olmayan anlatıcıların eline sessizce verecek.

  Perde kapandığında yaşama ölüm süreci gözüyle mi bakarsınız, “Acı çekiyorum öyleyse varım” mı dersiniz, Watt gibi şizofren cümeler mi kurarsınız, harekete methiye mi yazarsınız, yok olmak mı istersiniz, “Yaşam bir fiyaskodur” ya da “Bu Beckett bir fiyaskocudur” mu dersiniz bilemem.

  Ama ağıt yakmayan Beckett’ın akıp giden günlük yaşamı kuytulardan izleyen anti kahramanlarıyla güçsüzlüğün tanımını varolma tanımıyla evlendirerek yapmaktan memnun gittiği şüphesiz…

 Banu

VLADİMİR: – Daha iyi olacağını düşünüyorsan, her an ayrılabiliriz.

ESTRAGON:  – Bundan sonra zahmetine değmez.

       (Sessizlik.)

VLADİMİR: – Doğru, bundan sonra zahmetine değmez.

       (Sessizlik.)

ESTRAGON: – E, gidiyor muyuz ?

VLADİMİR: – Gidelim.
       
       ( Yerlerinden kıpırdamazlar. )(*)

(*) Godot’yu Beklerken

Eski Gönderiler »