Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Atopya

Doğru Olan

” …derinlerde ve solgundur doğru olan,

tohumda, yaprakta ve tembel bir dilin yuvasında,

bir yıl, bir yıl daha ve bütün yıllar boyunca

doğru olan, zamanı yaratmak yerine ödeşir onunla.

…doğru olan hareketsiz kalmaz, belki de onca

her şeyini ortaya koyduğun yağma seferine kadar.

onun kurbanı olursun, yaraların açıldığında;

aslında ele verir seni başına gelenler.

…zincirlerin ağırlığıyla kenetlenmişsin dünyaya,

gelgelelim doğru olan, çatlatır duvarları.

uyanırsın ve yolunu bulmaya çalışırsın karanlıkta,

yöneldiğin, kimsenin bilmediği bir çıkıştır. “

i.bachmann

Matt Elliott in Failing Songs

Our Weight In Oil

The world was lost some years ago

When the tyrants upped

Seized control

We lost our lives to worthless oil

We’re worth less than our weight in oil

But the stockholders all had their pay

But it’s we who clean their mess anyway

That revolution never came

We’ll never see that chance again

Hurt is all we know

Hate is all we know

The dirt is all we’ll know ….

ha ahaltsihe, ha tiflis, ha kolheti

hepimizin anatevka’sı başka.

enstrumanları da aşkları da bir kenara bırakıp dinleme vakti:

al-musawwir

volkskunst?

koturuhlarmis_peh

Nefsi hakikat sopasıyla korkutarak kaçırma sanatı abidesinin tam sırtında nefsin içindeki maskeyi itiraf ederek çıkarma kolonisi çalışma yaparken… Mart’09

go go gargouille, wellcome neogothic

dipu

we will sing as we fall

like all good pawns…

işte tam burada  acılarımızı birbirine bağlayan sinirler kopuyor.

artık acının tarifine hiçbir delil kalmadı.

bizden başka kimseyi asla inandırmayacağız bu yüzden…

çay piyot?

amstel’in altındaki hücrelerde nöbet tutana dört gün izin,

tohm yorke’un no suprises klibi için bitmesi 11 yıl süren metin

tanpınar’ın huzur’undaki huzursuzluk için bir gençlik

altmışbir yılı mutluluğu resmi için bir tomar yakılası şiir

sana söylememin yasaklandığı her cümle için bir ömür

….

varsın herkes itimat edilmez bilsin beni

gerçek fersah fersah uzağa atarken pençeye dönen parmaklarla sarıldığım toprağı bir ben bilirim

siz hesap sorun sadece, haberleri falan seyredin

ben bir çay daha içseydik derim en fazla…

….

apologies for apathy


I came round to the sound of quiet backwoods rain…


ferry notes

ne çok adaletsizlik var


seksenlerde alıp  ingilizce, arapça, ibranice öğretirken emeğini,

umudunu yediği çocukları kimliksiz bıraktığı için sevmeyeceğim.

asla

sunduğu ölüsevicisisteme uymayacağım.

hey gidi kapadokya, nefret bilmezdik biz o zamanlar…

pluie

ijmuiden to newcastle  march’2009


ikimizin avestası

‘gölge oyunu’ gönderdiğin,

hem bu çiçekler yanında mektubun…

yedi başlı ejderha’nın koruduğu mağarada can şişesi

kaf’ın gölgesi, ren’in kıyısı, manş’ın bizle randevusu

kırmızı fener sön!

konuşmaya gerek kalmadı, camdan bakmamı salık vermişsin hem.

yağmur ki nasıl…

kurtuluş barınakta değil…

kurtuluş barınakta değil…

sokak köpekleri bile biliyor, bulutumuz var bizim.

takip ediliyoruz, korkmuyoruz.

istasyonda ayrılıp tiyatro kapısında kesişen yollar

mektup mektup uzayan kollar.

çiçekçi kadınla konuşmuşsun, duydum.

da,

sahneden inerken alkışlayacak mısın beni?

avestamızı öyle noktalayalım diyorum…

sonpost

suppossed to be a dream

suppossed to be a dream…

suppossed to be a dream…

error with data modeling

ya herşeyi anlatınca bağlarsam geçmişi, bugünü, beni kanadının altına

ummalar istemsiz gelir yuva kurarsa aklıma

tam anlattığım yerden çengele takılıp da sökülmeye başlarsam yine

diye korktuğumdan sırf…

when i was at nothing hill gate metro

tanecikli toprakla aramıza pek çok katman girer ( her durumda çoktan yerinden edilmiş bir toprak ).

yerle ilişkimiz, kültürel anlamda paradoksaldır: çünkü onu ancak irademiz önünde eğildiği haliyle takdir ederiz. yer yükselip bize direnmeyegörsün, geçirgen, emici, engebeli, düzensiz olmayagörsün – kendi yerli ünvanını, geleneksel yüzeylerini muhafaza etme hakkını iddia etmeyegörsün – mühendislik içgüdülerimiz onu silip yok etmemizi, rasyonel olarak anlaşılabilen düz araziye temel atmamızı söyleyecektir.

paul carter /the lie of  the land

“ben artık gideyim” dedim.

birileri yardım etsin de gidemeyim diye çaresiz bekledim.

o sırada ankara ortadan kaybolarak, yollar düğüm olarak, cüzdanlar buharlaşarak, ulaşım sektörü grev başlatarak, polis bizi zanlı sayıp  alıkoyarak pekala yardım edebilirlerdi.

hiçbiri hiçbirşey yapmadılar.

bari biz aklımızı kaybedip ne yapcağımızı unutsaydık da biraz daha orada kalsaydık ya …

bilemiyorum… o günü düşününce sağ yanağımı elime yaslayıp ağlayasım geliyor. üzülüyorum.

eş-an-lama

inspite of time difference

saat farkı

nasıl tutmuş her köşe başını kuleler, hepsinin saatten gözleri, akrepten yelkovandan kirpikler…

saat çarkı

Bloch’a göre babalarımızın değil zamanlarımızın çocuklarıymışız.
nasıl bir ata sevmekse bu, adım başı saatler yetmez gibi içinde zaman kelimesi geçmeyen cümle kuramıyor ingilizler.

bu onlara iyi geliyor.

***


sen de bana hep iyi geliyorsun.

da

ben sana?

vulnerable

hayatında sadece bir kere ummaya yer açan, üzülerek bunu şimdiye kadar yapmamakla iyi etmişim demek durumdadır. çünkü zamanla, kalakalmayı sandığından daha acı verici bulacaktır ve işin kötüsü ortada birlikte çizilmiş ne bir pirinç tarlası ideası, ne  yaslanılacak bir omuz vardır.

hem zaten hayatın adil olduğuna iman edenler ciddi bir umma hummasına tutulmuş olmalılar.

pluie

ileriye ket

geçmişin rüzgârları birleşip heybetleniverdiğinde tek koluyla  belimden yakalayıp geri çeker de, ellerim boş kalınca avcumda sakladığım harflerin parmaklarım arasından kendiliğinden hiddetle aktığını, uzaklaştığını sanıveririm.

uzaklık artar evet. ama işte mesafeyi büyüten etki arzın çekiminde değil, uzaklaşan kelâmın kalbinde ya da ânda değil, geçmişten beslenip gelen fırtınanın ellerindedir.

dün emre’yle gittiğimiz, onun sevdiği filmden benim aklımda kalan tek cümlenin  “geçmişin gölgesi uzundur” olması hiç de hiç tesadüf değildi.

geçmiş bahsinin iğreti pelesenkliğinden, kesif dumanlar arasında durmadan nefesini hissettirmesinden  ne çıkar?

görse insan onun en peçesiz halini, en gürlemiş fırtınasını, en lisansız hamlesini, ömrüne  ne büyük hükümrânlık kurduğunu;

ya kalbi kabından çıkar, ya da aklı çıkar.


banu

ehvalin ehveni

dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten  mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu cihan,

ne incilere, ne zümrütlere mihmandar  olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.

banu pluie


 

korktu.
gidip de varamamaktan değil,
varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan,
bulduğundan korkmaktan korktu.”     (e.şafak/pinhan)

Eski Gönderiler »